Pandemi ve Çocuklarla İletişim

Pandemi, hiç beklemediğimiz bir anda gelen ve hayatımızın akışını değiştiren, tüm bildiklerimizi, örüntümüzü, bütünlüğümüzü bozan bir gündem oldu. Yaklaşık 10 aydır rutinlerimiz, önceliklerimiz değişti, görünmeyenler görünür oldu, görünenler görünmez oldu. Anneler şişti, babalar sisteme girdi. Kimi aileler birbirine kenetlendi, kimi aileler ise dağıldı. Çocuklar ve ergenler ise şüphesiz süreçten en çok etkilenenler oldu. Okul ekrana taşındı, arkadaşlıklar sanala geçti, deneyimler ise dizler, filimler ve oyunların içinde yaşanmaya başlandı. Çocuk ve ergenin yalnızlığı kaçınılmaz oldu. Biz yetişkinlere göre çocuk ve gençler değişime daha kolay uyum sağlar ve kendi düzenlerini kurarlar. Burada sorun, onların kurduğu düzenin bizim onlar için hayal ettiklerimizle ve planlarımızla örtüşmemesidir. Bu da bizlerle çocuklarımızın çatışmasına neden olur.  Yirmi yıllık tecrübem bana şunu öğretti; “ebeveyn olarak kendiniz çocuğunuza model olabilecek bir yaşam sürüyorsanız, onlara imkan tanıyın, önlerini açın ve sadece izleyin ama bu sırada lütfen susun ve onları eleştirmeyin. Onlar kendi doğruları ve yaşam deneyimlerini, sizlerde gözlemledikleri ile birleştirecek ve yaşamlarını şekillendirebileceklerdir”. Pandeminin ruh sağlığımız ve aile yaşantımız üzerine olumsuz etkileri kaçınılmaz ama burada söylemek istediğim, pandeminin bizi nasıl etkilediği ve bizim yaşananlarla baş edebilme yolumuzun onlara rehber  olacağıdır. Ev yaşamının paylaşıldığı, küçük yaşlardan itibaren sağlıklı ebeveyn çocuk ilişkisi kurulan ailelerde sorunlar daha kolay çözümlenebilecektir. Herkesin ortak iki kaygısı; çocuklarının akademik olarak yeterli eğitim almaması ve ekrana başında geçirilen sürenin artması olmuştur. Yaşamı bu kadar tehdit eden bir durum karşısında çocuklarımızın akademik olarak geri kalmasının önemli olmadığını düşünüyorum. Çalışabilen çocuğa aferin, ama çalışamayan ve dersleri takip etmede zorlanan çocuğun da ruhsal süreçleri farklı, hoş görülü olmaktan yanayım. Ekran süresine gelince, süre değil içerik önemlidir. Ekrandan çok şey öğreniyorlar, sizler de onların sizlerden daha iyi olduğu ekran hakkında onlardan bir şeyler öğrenirseniz, sorun zannettiğiniz durum iletişiminiz için bir fırsata dönüşmüş olur. Böylece, onların uzayan ekran sürelerinin bağımlılığa dönüşmesinin önüne geçmiş olursunuz.  Ama, gerçekle örtüşmeyen ekran kısıtlama çabalarınız onlarda “anlaşılmadıkları” hissinden öte bir duygu oluşturmaz. Unutmayın bu süreç de bitecek ve bilinenler yine değişecek. Ama sizin çocuğunuzla gerçekçi ve sağlıklı iletişimiz varsa, değişim sizler için yeni öğretilere araç olacaktır.

İNSAN NE İLE YAŞAR? -Tolstoy

Dünya Çocuk Klasiklerinden Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar?” eseri, erişkinlerin de okuyabileceği güzel bir eser. Kitapta Tolstoy, 3 farklı hikaye üzerinden insani değerleri vurguluyor. Tolstoy’un verdiği  mesajlardan benim anladıklarım ise şöyle; insanın yüreğinde sevgi egemendir, insan kendi gereksinimlerini bilmez, insana kendisine gereken verilir, seven Tanrı’ya, Tanrı ise sevene yaklaşır.

ZAMANIN DAHA KISA TARİHİ (Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow)

Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow
(Çev: Selma Öğünç)

ZAMANIN DAHA KISA TARİHİ

“Tuhaf ama harika bir evrende yaşıyoruz” diye başlayan kitapta, ünlü fizik kuramcılarının tarihsel gelişim sırası içerisinde evreni açıklamaya yönelik kuramları üzerinden evrenin oluşumu üzerine hem bilimsel hem felsefi bir bakış açısı getiriyor. Daha çok fizik bilgisi ağırlıklı kitap ama kendinizi vererek okuduğunuzda sürükleyici. Okurken bir çok eksik fizik bilgimi de anlayabildiğim kadarı ile güncelledim. Kitap’tan biraza alıntılar yapıp sizlerle okuduklarımı paylaşmaya çalışacağım;

Dünya’nın düz değil yuvarlak olduğu ilk kez MÖ 340’larda Yunanlı filozof Aristoteles tarafından “Gökyüzü Üzerine Bir Kitap” eserinde bahsedilmiş. Aristoteles, bu yargıya da ay tutulmamaları üzerinden vardığını anlatmış. Eski Yunanlar gece gökyüzü ile de çok ilgilenmişler ve gece gözlemleri sırasında, hareket eden ışıklara “gezgin” anlamına gelen “planet” ismini ilk onlar koymuşlar. Çıplak gözle görülebilen 5 gezene Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn ismini verenler de Yunanlılar olmuş. MS II. yüzyılda, Yunanlı Ptolemaios, iç içe geçmiş yıldız kümelerinin dairesel hareketlerinden bahsetmiş. 1514’de Polonyalı bir papaz olan Kopernik, Dünya ve diğer gezengenlerin, dairesel yörüngelerinde Güneş’in etrafında döndüğünü ileri sürmüş. 1609’da Galilo’nun teleskopu icat emesi ile gece gözlemlemeleri bir ivme almış. 1687’de Newton’un, fizik bilimlerinin en önemli kitabı sayılan “Philosphia naturalis principia mathematicaeserinde tarihte ilk kez, gezengenlerin niye Güneş etrafında döndüğüne dair yer alan önemli açıklamalar yer almış. Daha sonrasında Einstein, daha komplike “genel görelilik” kuramı ile, evrenin oluşumuna ilave ve farklı açıklamalar getirmiş ve evrende herşeyin temelde diğerine bağlı olduğunu söylemiş. Kitabın ilk sayfalarından son sözüne kadar yanıtlanamayan soru ise “evrenin birden mi oluştuğu, yok sa hep mi var olduğu?” Bu soru üzerinden, kitap içerisinde tanrının varlığı birbiriyle çelişen farklı fiziksel kuramlar üzerinden sorgulanmış. Evrenin birden yoktan var olması, Tanrı kavramı ile açıklanmış.

Uygarlığın şafağında insanoğlunun, bağlantısız ve açıklanması zor olaylardan hoşlanmadığı ve insanlığın bilgi için duyduğu en derindeki arzunun, sürekli arayış gerekçemiz olduğu, amacımızın evreni eksiksiz tanımlamak olduğu belirtilmiş. Ancak, son gelinen noktada kuantum fiziğinin de bu açıklamalara hale netlik getiremediği ve belirsizliğimizin devam ettiği ile kitap son bulmuş.

Uzay ile birlikte zaman kavramı kitapta birlikte tartışılmış. Newton, mutlak uzay olmadığını, mutlak zamandan bahsedilebileceğini belirtmiş. Aristoles’de benzer bir düşünce ileri sürmüş.

Işığın sonlu olduğu ancak çok büyük bir hızla yol aldığını 1676’da Danimarkalı Romer ileri sürmüş. Einstein, genel görelilik kuramında, zaman kavramı ile birlikte uzayın eğri olduğuna ve ışığın saptığına dair veriler sunmuş. Ancak 1915’deki 1. Dünya savaşı, çalışmalarının aksamasına neden olmuş. Bu yıllarda, değişmeyen, var olan ve sonsuza kadar hep varlığını sürdürecek olan evren kavramı yerini, dinamik, genişleyen, geçmişte sonlu bir zamanda başlamış ve gelecekte sonlu bir zamanda bitecek evren kavramına bırakmış.

1920’lerde gökbilimcilerin renkler ve hareket ilişkisi üzerinden ses tanımlaması ile Doppler etkisini bulmuşlar.

1942’de Amerikalı gökbilimci Hubbe, Samanyolunun evrendeki tek galaksi olmadığını bildirmiş.

1965’de Bell telefon labaratuarında, çok duyarlı dalga dedektörü gösterilerek dalga boyları bir santim civarında ışık dalgaları olduğu gösterilmiş. Böylece Nobel ödülü almışlar.

Fiziğin tarihsel sürecinde sahneye giren Friedmann, başka bir galaksiden bakıldığında evrenin her yandan aynı görülebildiğini ve evrenin çökmeye izin vermeyecek yavaşlıkta genişlediğini ve evrenin gittikçe genişlemeye devam edeceğini bildirmiş. Friemann, dördüncü boyut olarak tanımladığı zamanın, uzay gibi genişlemesinin de bir sonu olduğunu eklemiş. “Elektromanyetik ve nükleer kuvvet arttığında (ısı yüksek ve itim var) başlangıçtayız, kümelenme arttığında (soğuma var) sona doğru gidiyoruz” çıkarımını yapmış. Elektron, pzitron ve Foton tanımlarını yapmış. Aslında ilginç olan bir “elektron ve pozitron karşılaştığında yok olur, bir parçacık-karşıt parçacık çifti oluşması için asgari düzeyde enerji gerekir” demiş. Ve, evrenin genişlemesi ile düşen enerji sayesinde elektron-pozitron çiftlerini yaratabilecek çarpışmaların, birbirini yo etme hızının çok daha altında gerçekleştiğini göstermiş. Friedmann’a göre, genişlemenin başlama hızının kesin belirlenmeliydi, çökmeden sakınarak yavaşlama olabilsindi. Sonunda evrenin niçin bu şekilde başladığını, bizim gibi varlıkları yaratmaya niyetlenen Tanrı’nın işi olarak görmek dışında açıklamanın zor olduğu sonucuna varmış.

Süreçte evrendeki maddenin 1/4’ünün helyum olduğu bilgisine ulaşıldı. Hidrojen ve helyum gazları, büyük patlama ve çökmeler üzerine teoremler ileri sürüldü. Kara delikle, soluncan delikleri gündeme geldi. Çökmüş yıldızların uzay-zamanda kara delikleri oşuşturduğu bildirildi. Çalışmalar ivme kazandı ve kütleçekimi kuvvetinin zamanı yavaşlattığı gösterildi. Einstein Kuvantum kuramına katkıları ile Nobel ödülü aldı. Evernin rastlantısal yönetilmediği söylendi ve bu o dönemde “Tanrı azla zar atmaz”ifadesi ile özetlendi.

Sonraları sahneye giren  Gödel, eksiklik kuramıyla “bütün doğru hesaplamaların doğruluğunun kanıtlamayacağını” ileri sürerek ünlendi.

Kitapta zamanda yolculuk olarak geleceğe yolculuğun mümkün olabileceği ama geçmişe bunun şu anki bilgilerimizle pek mümkün görülmediği üzerinde duruluyor. Şöyle ki Dünyaya en yakın yıldız Proxima Erboğa ve 4 ışık yılı (1 sn 186 mil) uzaklıkta, uzağa gidip dönmek, binlerce yılı geride bırakır. Işık hızı aşılamıyor. Ayrıca zamanda geçmişe yolculuk yapmayı geçerli kılacak bir bükülme şimdiki bilgilerimizle mümkün görünmüyor. Belki solucan delikleri (bir dağı tepeyi tırmanmadan açılan yatay delikle geçmek bibi) ileriye gidişe izin verebilir. Felsefi bakış açısıyla da “tarihle niye sorunumuz var?” diyor kitap. “Dönüp niye tarihi değiştirmek istiyoruz? Geçmişe dönsek de kayıtlı tarihi değiştiremezsiniz, sadece onu izlersiniz” diye ekliyor yazarlar. Feynman’ın kuantım kuramına göre çoklu geçmiş kavramından da bahsediliyor. Evrenin sadece tek bir geçmişi olmadığı, herbiri kendi olasılığını taşıyan, mümkün olan her geçmişe sahiptir. Zamanda yolculuk olasılığı kuantum fiziğine göre olası olabilir ama yazarlar “Rakibiniz geleceği biliyorsa, haksız bir üstünlük var”diyor.

Aziz Augustin, “Tanrı’yı zaman içerisinde var olan bir varlık olarak hayal etmekten kaynaklanan bir aldanmadır. Zaman, Tanrı’nın yarattığı evrenin bir özelliğidir. Galiba Tanrı, evreni yaratırkene ne istediğini biliyordu”diyor.

Kitabın sonlarında, maddenin davranışı yöneten tüm fizik yasalarını, kimya ve biyoloji temelini en uç koşullar dışında bildiğimizden, ancak yine de insan davranışı üzerinde matematiksel denklemlere göre kestirimde bulunmak için küçücük bir başarıya bile ulşamadığımız söyleniyor. Bu da yapay zeka adına hayli düşündürücü gözüküyor!!!

Özeti Einstein’in bir sözü ile bitirelim, “denklemler benim için daha önemlidir, çünkü politika bugün, bir denklem ise sonsuzluk içindir”

“Geriye dönebilmek için yakın geçmişi unutabilmek gerekir, geri dönüşte kabul edilmek, bir doğumdur ve geri dönmek, yeniden başlamaktır”

Unutma Biçimleri

 

Marc Auge tatarfından kaleme alınmış ve Mert Sert tarafından çevirilen,  “Unutma Biçimleri”, Yapı Kredi Yayınlarının okurken düşündüren kitaplarından biri. İnce olduğuna aldanmayın, her bir cümlede durup uzun uzun düşünmek gerekiyor.

“Unutma” kavramını, tarihte yazılan roman ve filmlerden örnekleyerek kaleme aldığı kitabında Auge, “Unutma” kavramını “ölüm”, zıt olarak “anımsama” kavramını ise “yaşam” ile özdeştiriyor. Unutma ekseninde, “affetme”, “umursamazlık”, “ihmal”; anımsama ekseninde ise, “pişmanlık”, “takıntı” ve “kin” sözcüklerinden bahsediyor.

“Doğduğu andan öldüğü ana kadar, zamanın içinde yer almak bireyin en belirgin özelliğidir” diyen Auge, “ölüm önümdedir ve bir gün ölmek zorunda kalacağımı aklımdan çıkarmamam gerekir; ölüm arkamdadır ve onu barındıran geçmişi aklımdan çıkarmam gerekir” diyor ve ekliyor, “içinde bulunduğumuz zaman, çoğu kez, geleceğin belirsizlikleri ile geçmişin bulanıklıkları arasında bölünmüştür” diyor.

Bireylerin kendilerine özgü unutuşlarından bahseden Auge, “bana unuttuğunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” nüktesini yapıyor.

Çocukluğumuzdaki anların hepsini muhafaza etseydik, belleğimiz çabuk dolardı diye belleğin kapasitesini  yorumlayan  Auge, “ilginç olan geri kalanlardır” diyor ve ekliyor “anılar, unutma yoluyla tıpkı kıyı çizgisinin deniz tarafından şekillendirilmesi gibi erozyona uğrar” benzetmesini yapıyor.

Auge, kitabında faşist ve komünist arsında şöyle bir ayrım yapıyor; “Faşist, bellekten yoksundur, hiçbir şeyden ders almaz, yani hiçbir şeyi unutmaz, kendi takıntılarını şimdiki zamanda yaşama devam eder. Komünist ise, yaşadığı geçmişi, hayyaleri içerisinde gündeme getirir”.

Auge’ye göre, zamanın hiçbir boyutu diğerinden soyutlanarak düşünülemez, bir önceki ile bir sonraki arasındaki geçiş düzenlendiği ölçüde, şimdiki zaman belirginleşecek ve bellek ile bekleyiş gerilimi devam edecektir.

Auge,, unutmayı üç farklı şekilde betimler. 1. Geriye dönme; “basit “bir geçmişi zamanı öne çıkarmak üzere,  “bileşik” geçmiş zamanı saf dışı etme 2.Erteleme; şimdiyi bir süre için geçmişten ve gelecekten uzaklaştırarak geleceği geçmişin geri dönüşüyle özdeştiği ölçüde unutmaya çalışmak. 3. Yeniden başlama; geçmişi unutarak geleceği yeniden bulmak, mümkün bütün geleceklere ayrıcalık tanımaksızın yeni bir doğuşun koşullarını sağlamak.

 

Auge düşündüren bir yaklaşım olarak “unutmak, daima şimdiki zamanla şekillenir” diyor ve ekliyor “unutma söz konusu olduğunda bütün zamanlar şimdiki zamanlardır, çünkü geçmiş onun içinde kaybolur ya da kendisini onda yeniden bulur ve gelecek ancak taslak olarak onda ortaya çıkar” diyor.

“Her şeye yeniden başlamak için başarısızlığı göze almak ve geçmişi unutmak gerekir” diyen Auge’nin kitabındaki bir çok yorumdan, ölüm ile doğumun ortak paydasının bilinmeyen olduğu çıkarsaması yapılabilir.

Ve kitabın en vurucu cümlesi ise;

“Geriye dönebilmek için yakın geçmişi unutabilmek gerekir, geri dönüşte kabul edilmek, bir doğumdur ve geri dönmek, yeniden başlamaktır”

 

 

Yeni Makalem: “Psychological aspects of outbreaks scale (PAOS): A validation study”

Psychological aspects of outbreaks scale (PAOS): A validation study

Saziye Senem Basgul, Akif Avcu, Ibrahim Goksin Baser, Saadet Yapan, Filiz Mega, Burcu Oguzdogan, Vahdet Gormez

 

https://www.bayrakol.org/en/about-acam/publish-online/item/2436-psychological-aspects-of-outbreaks-scale-paos-a-validation-study

 

Aim: The aim of this study was set to develop a measurement tool to understand adults’ attitudes towards pandemic and to provide evidence of its validity and reliability.

Material and Method: Items developed from a pool of 59 items were applied to 798 adults. The exploratory factor analysis was made on the data collected, and the size of the measurement tool with factor extraction techniques was analyzed using SPSS and R statistical environment. In an iterative analysis of principal components, items that did not meet predefined criteria were removed and the 16-item final version of the Psychological Aspects of Outbreaks Scale was obtained. The final four-factor solution obtained with principal component analysis was also confirmed by the Exploratory Graph Analysis and Parallel Analysis. The second data collection was carried out by distributing the measurement tool to a group of 62 adults. Data were used to analyze the criterion validity and test-retest reliability of the measurement tool.

Results: The following names were given to the dimensions: fear of harm, considerations on precautions, intolerance of uncertainty, appreciation. PAOS’s significant relationships with other relevant constructs such as health anxiety, intolerance of uncertainty, and health cognitions supported criterion-related validity support its criterion-based validity. PAOS items had adequate level of internal consistency (α = .77) and test-retest reliability (r = .76).

Discussion: The Psychological Aspects of Outbreak Scale (PAOS) was a valid and reliable tool for evaluating people’s behavior, beliefs, and attitudes during the COVID-19 period.

 

 

“Geçmişte Yaşamak”

YEŞİLAY DERGİSİ 2020 EKİM SAYISINDA İNCİ NEŞELİ ÖZOĞU İLE “GEÇMİŞTE YAŞAMAK” TEMALI SOHBETİMİZ

 

KAÇIRDIKLARIMIZA ÜZÜLMEK YERİNE SAHİP OLDUKLARIMIZA ODAKLANALIM

Geçmişte yaşayan insanın patinaj yaptığını söyleyen Yeşilay Bilim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Şaziye Senem Başgül, “Deneyimlerini biriktiremediği için büyüyemez, gelişemez, zenginleşemez ve sığ kalır. Geçmişte yaşarken, şimdiki anı kaçırır. Bulunulan anı yaşamak önemli. Kaçırdıklarımıza üzülmek yerine sahip olduklarımızı kaçırmamaya odaklanmak gerek. Güzel anılarımız motivasyon, olumsuz anılarımız ve pişmanlıklarımız tecrübe olarak algılandığında an güzel, gelecek de hep aydınlık olur” diyor.

İnci NEŞELİ ÖZOĞLU

Yaşam, anların toplamı. Doğumdan itibaren gördüklerimizi, duyduklarımızı, dokunduklarımızı, kokladıklarımızı ve hissettiklerimizi beynimizde depolamaya başlıyoruz. Yeşilay Bilim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Şaziye Senem Başgül, kümülatif bir etki ile çoğalan anıların insanların tecrübeleri olduğunu belirterek; “Edindiğimiz bu birikimin üzerine sürekli andan aktardığımız yaşam deneyimlerini ekleyerek büyümeye devam ederiz. Biz anda ilerlerken, tecrübelerimiz bizim geçmişimiz olarak kalır. Hal böyleyken, geçmişte yaşamak aslında kaçınılmazdır” diyor. Başgül ile ruhun kanseri olarak nitelendirilen geçmişle ve geçmişte yaşamak üzerine konuştuk.

HAYAL DÜNYASININ GENİŞLİĞİ BÜYÜK ZENGİNLİK

Şaziye Senem Başgül, insan için geçmişte yaşamak kaçınılmazken geleceğin; belirsizliği ile hayata heyecan kattığını söylüyor. Başgül şöyle devam ediyor: “Hayal etmek, beraberinde planlar yapmak önümüzü açar. Bu planlar, çabamızı itekler ve bizi büyütür. Hayal dünyasının genişliği büyük zenginliktir. Yatay pozisyonda iken masanın üzerindeki vazoyu merak eden bir bebek, dikeye geçip yürümeye başladığında ilk iş gidip o vazoyu eller. Dizinin kahramanı ile özdeşim kuran ergen, fantezi dünyasında sürekli düşünsel provalar yapar. Yaşlanmayla birlikte, önünde kalan yaşam süresi kısaldıkça kişi gelecek planları yapamaz olur. Onu hayata anıları yani geçmişi bağlar. Bu geçmiş, kişinin hayatta olduğunun en büyük kanıtıdır çünkü. Tüm bu tanımların dışında an, kişi için katlanılamaz olduğunda ya da gelecekle ilgili umutsuzluk duyduğunda insan geçmişi anın önünü kapatır ve hayat deneyimlenemez. Adeta takılmış bir plak gibi aynı yerde döner durur.”

BİR ÇİÇEK KOKLAR 5 YAŞINIZA GERİ DÖNERSİNİZ

Geçmişte yaşayan insanın patinaj yaptığını söyleyen Şaziye Senem Başgül, “Deneyimlerini biriktiremediği için büyüyemez, gelişemez, zenginleşemez ve sığ kalır. Bir yandan, anın içinde geçmişte yaşarken, şimdiki anı da kaçırır” diyor. Başgül sözlerini şöyle sürdürüyor: “Biyolojik olarak anılarımızı etiketleyen beyin bölümü, duygularımızla ilişkili limbik sistemin bir parçası olan hipokampustur. Duyusal bellek olarak tanımlanan hipokampusun destekçisi ise amigdaladır. Her anı bir duygu ile etiketlenir. Koku bunların en etkilisidir. Örneğin, bir çiçeği kokladığınızda bir anda 5 yaşında yaşadığınız bir anı hatırlarsınız. Bu limbik sistem parçasının travmatik anılarımızla ilgili hassas bir dengesi vardır. Amigdala, kötü deneyimleri bizlere unutturmaya çalışırken, bunun başımıza tekrar gelmemesi için kin tutma görevi hipokampusundur. Bu sistemin denge içerisinde çalışması sayesinde, hem geçmiş kötü deneyimlerimizin bizi yıpratması önlenir hem de edindiğimiz tecrübelerle anı ve geleceğimizi şekillendirmemiz mümkün olur. Sürekli geçmişteki kötü anıları düşünen insanlar, geçmişi didikler durur. Karamsarlıkla başlayan bu tablo sonrası melankoli gelişir. Geçmişlerindeki iyi anıları tekrar tekrar hatırlayanlar ise üretkenliklerini kaybetmiş, hayata tutunmaya çabalıyorlardır.”

ANILAR TECRÜBELERİMİZDİR

Şaziye Senem Başgül, geçmişte yaşamanın insanı günlük hayatta nasıl etkilediği konusunda ise şunları söylüyor: “Anılarımız, tecrübelerimizdir. Anı yaşarken mutsuz ise insan ya da gelecekle ilgili karamsarsa, geçmişteki iyi anılarını hatırlayıp hayata tutunmaya çalışması olumlu bir yapılanmadır. Böylece yaşadığı ana ve çevrelerine tutunur. Geçmişteki başarısızlıklarını, hatalarını, üzüntülerini yani olumsuz anılarını hatırlayan kişilerin ise korkularla dolu anı ve umutsuzluklarla yüklü bir gelecek tasarımı olur. Bu kişilerin motivasyonları düşer, mutsuzlukları artar, kaçınmaları başlar ve umutları daha da azalır. Bugündeki mutsuzluklarından geriye gidip nerede hata yaptıklarını sorgularlar. Bu durum, onları andaki güzelliklerden de geri bırakır. Böylece güzel anı da biriktirmelerinin önü kapanır. İşte bu durumda bir kısır döngü başlar. Geçmişteki olumsuzluklarla yaşarken kendilerine dönük sorgulamalarına, çevrelerine karşı suçlayıcı yaklaşımlar da eklenir. Çevreleri ile olumsuzluklar üzerinden ilişki kuran bu kişiler, bulundukları ortamların enerjisini de düşürür. Beraberinde çatışmalar, kavgalar başlar ve ekseninde kendilerinin olduğu tüm ilişkileri için sonuç mutsuzluk olur. İşte geçmişte yaşamanın kanser olarak tanımlanabileceği nokta tam da budur. Kendini kurtarmayı beceren yakınları ise onlardan uzaklaşırlar.”

GELECEK SADECE BİZİM ÇABALARIMIZLA ŞEKİLLENMEZ

Şaziye Senem Başgül; yaş almayla beraber giderek biriken geçmişin aslında insanın yaşama dair en kıymetli hazinesi olduğunu dile getiriyor. Başgül sözlerine şöyle devam ediyor: “Olumlu ve olumsuz anılarımız, başarı ve başarısızlıklarımız, hayal kırıklıklarımız, aşklarımız, gönül yaralarımız… Her şeyi ile bu anılar bizim tarihimizdir. Anda olduğumuza şahittir geçmişimiz ve geleceğimizin habercisidir geçmiş. Yeter ki biz, bulunduğumuz andan geçmişimizi doğru okuyabilelim. Özellikle orta yaş olarak tanımladığımız 50’li yaşlarda insanlar, fizyolojilerindeki yavaşlama ve bedenlerindeki gerileme ile birlikte hayatlarını sorgulamaya başlar. Ergenlik döneminde hızla koşup tırmandığımız yolun platosunda olduğumuz bu yaşlarda, bu yolun bir de inişi olduğu düşünüldüğünde, hakikatten ürkütücü olur o an. İşte tam da bu noktada durulur ve geçmişimizi, anılarımızı yani kendi tarihimizi sorgularız; ‘Neler yaptım, nerelere geldim, nasıl bir hayat sürdüm?’ Hiç kimsenin, en varlıklı, en mutlu, en sağlıklı bir kişinin bile, çocukluğunda tasarımını kurduğu geleceği yaşaması mümkün değildir. Çünkü, gelecek sadece bizim çabalarımızla şekillenen bir durum değildir. Hayatın, yaşarken bize sundukları ve bizim onlarla neler yaptığımızla ilgilidir geleceğimiz. Hayalini neredeyse hiç gerçekleştirememiş biri bile böylesi bir muhasebede, içinde bulunduğu andan geriye dönüp baktığında olumlu birçok şeyle karşılaşacaktır. Geçmişi, gerçekleşmeyen hayalleri üzerinden yaşayan ve önünde halen bu hayalleri için fırsatlar sunacak bir yaşam olduğu tesellisi ile orta yaş kırgınlıklarını sarmaya çalışan kişiler, hayatlarına dair büyük bir rota değişimi yaptıklarında ise sonuç çoğu kez hüsran olur. Yaşlanabilen bedenini sevmek, sahip olduğu güzelliklerle anı yaşamak, sevdikleriyle içinde bulunduğu anı paylaşmak, çocuklarının hayallerini desteklemek, edindiği tecrübeleri yeni yetişen nesle aktarmak, yeni hobiler edinmek, adeta koşarcasına akan çalışma hayatında yapamadıklarını, biriktirdiği dostları ve sevdikleri ile birlikte yapmak, imkânı varsa gezmek gibi seçeneklerle hayal kırıklıklarını saranlar ise, yolun kalanında sevdikleri ile birlikte doyum aldıkları bir hayat sürer.”

GEÇMİŞİMİZ HER ŞEYİYLE BİZE AİTTİR

“Bulunulan anı yaşamak önemlidir. İçinde bulunduğumuz şu an, bir sonraki saniyede geçmişimiz olacaktır” diyen Şaziye Senem Başgül sözlerini şöyle tamamlıyor: “Kaçırdıklarımıza üzülmek yerine sahip olduklarımızı kaçırmamaya odaklanmak gerek. Anın içinde yaşama dair planlar yapmak bizi hayata bağlar. Geçmişimizdeki olumsuzluklarımızı, sonrasında tekrar hata yapmamak adına birer tecrübe olarak yaşadığımızda pişmanlık ve hayal kırıklıkları yerine, gelecek adına umutlanırız. Her yaşın, her anın, sahip olduğumuz her tecrübenin anlamı bizlerle şekillenir. Bizlerin bu anlara yüklediği anlamla değer bulur. ‘Geriye bakılarak ileriye gitmek mümkün değildir. Eğer insan geriye bakarsa düşer’ yaklaşımı aslında doğru değildir. Önemli olan geriye nasıl bakıldığıdır. Geçmişimiz her şeyiyle bize aittir. Güzel anılarımız motivasyon, olumsuz anılarımız ve pişmanlıklarımız tecrübe olarak algılandığında an güzel, gelecek de hep aydınlık olur.”

ARA SPOTLAR

–  Her anı bir duygu ile etiketlenir. Koku bunların en etkilisidir. Örneğin, bir çiçeği kokladığınızda bir anda 5 yaşında yaşadığınız bir anı hatırlarsınız.

–  Anılarımız, tecrübelerimizdir. Anı yaşarken mutsuz ise insan ya da gelecekle ilgili karamsarsa, geçmişteki iyi anılarını hatırlayıp hayata tutunmaya çalışması olumlu bir yapılanmadır. Böylece yaşadığı ana ve çevrelerine tutunur.

– Geçmişteki başarısızlıklarını, hatalarını, üzüntülerini yani olumsuz anılarını hatırlayan kişilerin ise korkularla dolu anı ve umutsuzluklarla yüklü bir gelecek tasarımı olur. Bu kişilerin motivasyonları düşer, mutsuzlukları artar, kaçınmaları başlar ve umutları daha da azalır.

– Olumlu ve olumsuz anılarımız, başarı ve başarısızlıklarımız, hayal kırıklıklarımız, aşklarımız, gönül yaralarımız… Her şeyi ile bu anılar bizim tarihimizdir. Anda olduğumuza şahittir geçmişimiz ve geleceğimizin habercisidir geçmiş. Yeter ki biz, bulunduğumuz andan geçmişimizi doğru okuyabilelim.

-Hiç kimsenin, en varlıklı, en mutlu, en sağlıklı bir kişinin bile, çocukluğunda tasarımını kurduğu geleceği yaşaması mümkün değildir. Çünkü, gelecek sadece bizim çabalarımızla şekillenen bir durum değildir. Hayatın, yaşarken bize sundukları ve bizim onlarla neler yaptığımızla ilgilidir geleceğimiz. Hayalini neredeyse hiç gerçekleştirememiş biri bile böylesi bir muhasebede, içinde bulunduğu andan geriye dönüp baktığında olumlu birçok şeyle karşılaşacaktır.

– Her yaşın, her anın, sahip olduğumuz her tecrübenin anlamı bizlerle şekillenir. Bizlerin bu anlara yüklediği anlamla değer bulur

 

ROMANDRAMA

Son Kitap Bölümlerim