ZAMANIN DAHA KISA TARİHİ (Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow)

Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow
(Çev: Selma Öğünç)

ZAMANIN DAHA KISA TARİHİ

“Tuhaf ama harika bir evrende yaşıyoruz” diye başlayan kitapta, ünlü fizik kuramcılarının tarihsel gelişim sırası içerisinde evreni açıklamaya yönelik kuramları üzerinden evrenin oluşumu üzerine hem bilimsel hem felsefi bir bakış açısı getiriyor. Daha çok fizik bilgisi ağırlıklı kitap ama kendinizi vererek okuduğunuzda sürükleyici. Okurken bir çok eksik fizik bilgimi de anlayabildiğim kadarı ile güncelledim. Kitap’tan biraza alıntılar yapıp sizlerle okuduklarımı paylaşmaya çalışacağım;

Dünya’nın düz değil yuvarlak olduğu ilk kez MÖ 340’larda Yunanlı filozof Aristoteles tarafından “Gökyüzü Üzerine Bir Kitap” eserinde bahsedilmiş. Aristoteles, bu yargıya da ay tutulmamaları üzerinden vardığını anlatmış. Eski Yunanlar gece gökyüzü ile de çok ilgilenmişler ve gece gözlemleri sırasında, hareket eden ışıklara “gezgin” anlamına gelen “planet” ismini ilk onlar koymuşlar. Çıplak gözle görülebilen 5 gezene Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn ismini verenler de Yunanlılar olmuş. MS II. yüzyılda, Yunanlı Ptolemaios, iç içe geçmiş yıldız kümelerinin dairesel hareketlerinden bahsetmiş. 1514’de Polonyalı bir papaz olan Kopernik, Dünya ve diğer gezengenlerin, dairesel yörüngelerinde Güneş’in etrafında döndüğünü ileri sürmüş. 1609’da Galilo’nun teleskopu icat emesi ile gece gözlemlemeleri bir ivme almış. 1687’de Newton’un, fizik bilimlerinin en önemli kitabı sayılan “Philosphia naturalis principia mathematicaeserinde tarihte ilk kez, gezengenlerin niye Güneş etrafında döndüğüne dair yer alan önemli açıklamalar yer almış. Daha sonrasında Einstein, daha komplike “genel görelilik” kuramı ile, evrenin oluşumuna ilave ve farklı açıklamalar getirmiş ve evrende herşeyin temelde diğerine bağlı olduğunu söylemiş. Kitabın ilk sayfalarından son sözüne kadar yanıtlanamayan soru ise “evrenin birden mi oluştuğu, yok sa hep mi var olduğu?” Bu soru üzerinden, kitap içerisinde tanrının varlığı birbiriyle çelişen farklı fiziksel kuramlar üzerinden sorgulanmış. Evrenin birden yoktan var olması, Tanrı kavramı ile açıklanmış.

Uygarlığın şafağında insanoğlunun, bağlantısız ve açıklanması zor olaylardan hoşlanmadığı ve insanlığın bilgi için duyduğu en derindeki arzunun, sürekli arayış gerekçemiz olduğu, amacımızın evreni eksiksiz tanımlamak olduğu belirtilmiş. Ancak, son gelinen noktada kuantum fiziğinin de bu açıklamalara hale netlik getiremediği ve belirsizliğimizin devam ettiği ile kitap son bulmuş.

Uzay ile birlikte zaman kavramı kitapta birlikte tartışılmış. Newton, mutlak uzay olmadığını, mutlak zamandan bahsedilebileceğini belirtmiş. Aristoles’de benzer bir düşünce ileri sürmüş.

Işığın sonlu olduğu ancak çok büyük bir hızla yol aldığını 1676’da Danimarkalı Romer ileri sürmüş. Einstein, genel görelilik kuramında, zaman kavramı ile birlikte uzayın eğri olduğuna ve ışığın saptığına dair veriler sunmuş. Ancak 1915’deki 1. Dünya savaşı, çalışmalarının aksamasına neden olmuş. Bu yıllarda, değişmeyen, var olan ve sonsuza kadar hep varlığını sürdürecek olan evren kavramı yerini, dinamik, genişleyen, geçmişte sonlu bir zamanda başlamış ve gelecekte sonlu bir zamanda bitecek evren kavramına bırakmış.

1920’lerde gökbilimcilerin renkler ve hareket ilişkisi üzerinden ses tanımlaması ile Doppler etkisini bulmuşlar.

1942’de Amerikalı gökbilimci Hubbe, Samanyolunun evrendeki tek galaksi olmadığını bildirmiş.

1965’de Bell telefon labaratuarında, çok duyarlı dalga dedektörü gösterilerek dalga boyları bir santim civarında ışık dalgaları olduğu gösterilmiş. Böylece Nobel ödülü almışlar.

Fiziğin tarihsel sürecinde sahneye giren Friedmann, başka bir galaksiden bakıldığında evrenin her yandan aynı görülebildiğini ve evrenin çökmeye izin vermeyecek yavaşlıkta genişlediğini ve evrenin gittikçe genişlemeye devam edeceğini bildirmiş. Friemann, dördüncü boyut olarak tanımladığı zamanın, uzay gibi genişlemesinin de bir sonu olduğunu eklemiş. “Elektromanyetik ve nükleer kuvvet arttığında (ısı yüksek ve itim var) başlangıçtayız, kümelenme arttığında (soğuma var) sona doğru gidiyoruz” çıkarımını yapmış. Elektron, pzitron ve Foton tanımlarını yapmış. Aslında ilginç olan bir “elektron ve pozitron karşılaştığında yok olur, bir parçacık-karşıt parçacık çifti oluşması için asgari düzeyde enerji gerekir” demiş. Ve, evrenin genişlemesi ile düşen enerji sayesinde elektron-pozitron çiftlerini yaratabilecek çarpışmaların, birbirini yo etme hızının çok daha altında gerçekleştiğini göstermiş. Friedmann’a göre, genişlemenin başlama hızının kesin belirlenmeliydi, çökmeden sakınarak yavaşlama olabilsindi. Sonunda evrenin niçin bu şekilde başladığını, bizim gibi varlıkları yaratmaya niyetlenen Tanrı’nın işi olarak görmek dışında açıklamanın zor olduğu sonucuna varmış.

Süreçte evrendeki maddenin 1/4’ünün helyum olduğu bilgisine ulaşıldı. Hidrojen ve helyum gazları, büyük patlama ve çökmeler üzerine teoremler ileri sürüldü. Kara delikle, soluncan delikleri gündeme geldi. Çökmüş yıldızların uzay-zamanda kara delikleri oşuşturduğu bildirildi. Çalışmalar ivme kazandı ve kütleçekimi kuvvetinin zamanı yavaşlattığı gösterildi. Einstein Kuvantum kuramına katkıları ile Nobel ödülü aldı. Evernin rastlantısal yönetilmediği söylendi ve bu o dönemde “Tanrı azla zar atmaz”ifadesi ile özetlendi.

Sonraları sahneye giren  Gödel, eksiklik kuramıyla “bütün doğru hesaplamaların doğruluğunun kanıtlamayacağını” ileri sürerek ünlendi.

Kitapta zamanda yolculuk olarak geleceğe yolculuğun mümkün olabileceği ama geçmişe bunun şu anki bilgilerimizle pek mümkün görülmediği üzerinde duruluyor. Şöyle ki Dünyaya en yakın yıldız Proxima Erboğa ve 4 ışık yılı (1 sn 186 mil) uzaklıkta, uzağa gidip dönmek, binlerce yılı geride bırakır. Işık hızı aşılamıyor. Ayrıca zamanda geçmişe yolculuk yapmayı geçerli kılacak bir bükülme şimdiki bilgilerimizle mümkün görünmüyor. Belki solucan delikleri (bir dağı tepeyi tırmanmadan açılan yatay delikle geçmek bibi) ileriye gidişe izin verebilir. Felsefi bakış açısıyla da “tarihle niye sorunumuz var?” diyor kitap. “Dönüp niye tarihi değiştirmek istiyoruz? Geçmişe dönsek de kayıtlı tarihi değiştiremezsiniz, sadece onu izlersiniz” diye ekliyor yazarlar. Feynman’ın kuantım kuramına göre çoklu geçmiş kavramından da bahsediliyor. Evrenin sadece tek bir geçmişi olmadığı, herbiri kendi olasılığını taşıyan, mümkün olan her geçmişe sahiptir. Zamanda yolculuk olasılığı kuantum fiziğine göre olası olabilir ama yazarlar “Rakibiniz geleceği biliyorsa, haksız bir üstünlük var”diyor.

Aziz Augustin, “Tanrı’yı zaman içerisinde var olan bir varlık olarak hayal etmekten kaynaklanan bir aldanmadır. Zaman, Tanrı’nın yarattığı evrenin bir özelliğidir. Galiba Tanrı, evreni yaratırkene ne istediğini biliyordu”diyor.

Kitabın sonlarında, maddenin davranışı yöneten tüm fizik yasalarını, kimya ve biyoloji temelini en uç koşullar dışında bildiğimizden, ancak yine de insan davranışı üzerinde matematiksel denklemlere göre kestirimde bulunmak için küçücük bir başarıya bile ulşamadığımız söyleniyor. Bu da yapay zeka adına hayli düşündürücü gözüküyor!!!

Özeti Einstein’in bir sözü ile bitirelim, “denklemler benim için daha önemlidir, çünkü politika bugün, bir denklem ise sonsuzluk içindir”

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir